TÜRKİYE 2026 SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK GELİŞMELERİ
Türkiye ve 2026 sürdülebilirlik gelişmeleri
2030 Sürdürülebilir Kalkınma Ajandası (2030 Agenda for Sustainable Development), bugün artık yalnızca Birleşmiş Milletler tarafından benimsenmiş bir politika belgesi değil; kamu politikaları, özel sektör stratejileri, toplumsal hareketler ve uluslararası yönetişim mekanizmalarının kesişim noktasında konumlanan küresel bir norm seti olarak işlev görüyor. 2015 yılında kabul edilen bu ajanda, “insanlar için yaşanabilir, gezegen için sürdürülebilir ve refah için kapsayıcı bir dünya” vizyonunu, dünya genelinde geçerliliği olan stratejik bir yol haritasına dönüştürdü. Yoksulluğun ve açlığın ortadan kaldırılmasından iklim eylemine, sorumlu üretim ve tüketimden barış, adalet ve güçlü kurumlara kadar uzanan bu çerçeve; 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi ve 169 alt hedef aracılığıyla çok boyutlu bir dönüşümü hedefliyor.
Ancak 2030 Ajandası’nın etkisi, yalnızca küresel düzeyde kabul görmesiyle değil, ulusal ve yerel düzeylerde ne ölçüde içselleştirildiği ve uygulamaya geçirildiğiyle anlam kazanıyor. Bu noktada Avrupa Birliği’nin Ortak Araştırma Merkezi (Joint Research Centre) gibi kurumlar, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin yerel politikalarla entegrasyonunu güçlendirmeye yönelik izleme, veri üretimi ve bilgi paylaşımı temelli projeler geliştirerek ajandanın soyut bir hedefler seti olmaktan çıkıp ölçülebilir ve uygulanabilir politikalara dönüşmesini destekliyor. Bu yaklaşım, sürdürülebilirliğin tek tip bir reçeteden ziyade, yerel bağlamlarla uyumlu ve çok katmanlı bir yönetişim meselesi olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Türkiye açısından bakıldığında, 2025 yılında yayımlanan sürdürülebilirlik endeksi sonuçları ülkenin küresel ölçekte orta sıralarda yer aldığını ve sürdürülebilir kalkınma performansının güçlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. Bu tabloya karşılık olarak, Türkiye’nin 26 Kasım 2025 tarihinde Birleşmiş Milletler ile imzaladığı 2026–2030 Sürdürülebilir Kalkınma İşbirliği Çerçevesi (UNSDCF), sürdürülebilirlik gündeminin ulusal kalkınma politikalarıyla daha sistematik biçimde bütünleştirildiğinin güçlü bir göstergesi niteliğinde. Bu çerçeve, Türkiye’nin 2053 Net Sıfır Emisyon hedefi ve uzun vadeli kalkınma vizyonu ile uyumlu şekilde; kapsayıcı büyüme, çevresel sürdürülebilirlik, iklim dayanıklılığı ve iyi yönetişim başlıklarını stratejik öncelikler olarak ele alıyor.
Ocak 2026 itibarıyla Türkiye’de sürdürülebilirlik ve ESG alanındaki gelişmeler daha somut bir düzenleyici zemine oturmaya başlamış durumda. Türkiye Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları’nın (TSRS) kapsamı ve uygulama eşiklerinin güncellenmesi, sürdürülebilirlik raporlamasını gönüllü bir iyi niyet pratiğinden çıkararak kurumsal yönetişimin ayrılmaz bir parçası haline getiriyor. Aynı dönemde, Emisyon Ticaret Sistemi’nin 2026–2027 yıllarında pilot uygulamayla hayata geçirilmesi ve 2027–2034 arasında kademeli olarak tam uygulamaya geçmesinin hedeflenmesi, Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini piyasa temelli araçlarla destekleme iradesini ortaya koyuyor. Bu gelişmeler, iklim politikalarının yalnızca çevresel değil; finansal, hukuki ve yönetişim boyutları olan yapısal dönüşümler olduğunu da teyit ediyor.
Bu süreçte sivil toplumun rolü de giderek daha belirgin hale geliyor. Türkiye’de WWF-Türkiye başta olmak üzere birçok sivil toplum kuruluşu, COP31 hazırlıkları ve iklim politikalarının güçlendirilmesi kapsamında kamuoyu farkındalığını artırmaya, bilim temelli politika önerileri geliştirmeye ve karar alma süreçlerine katkı sunmaya devam ediyor. Bu durum, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin yalnızca devlet ve özel sektör eliyle değil, çok paydaşlı bir yönetişim anlayışıyla ilerlediğini gösteriyor.
Türkiye’nin Kasım 2026’da gerçekleştirilecek olan 31. Taraflar Konferansı’na (COP31) ev sahipliği yapacak ve başkanlık üstlenecek olması ise ülkenin sürdürülebilirlik ve iklim diplomasisinde yeni bir eşiğe geldiğine işaret ediyor. COP31, Türkiye için yalnızca uluslararası görünürlük sağlayan bir organizasyon değil; aynı zamanda iklim politikalarını hızlandırmak, ulusal mevzuat ve uygulamaları güçlendirmek ve küresel sürdürülebilirlik işbirliklerinde daha etkin bir aktör olmak adına stratejik bir fırsat sunuyor. Bu bağlamda, 2030 Ajandası Türkiye için artık soyut bir küresel hedefler seti değil; hukuki düzenlemeler, piyasa mekanizmaları ve diplomatik pozisyonlarla desteklenen bütüncül bir dönüşüm çerçevesine dönüşmüş durumda.